bingöl Dent Avrupa Diş
Sadece Gençliler İstanbul seçiminin kaderini tayin etmeye yeter
Aslan Bahçe ve Tarım Makineleri
DOĞALGAZDA GÖZLER BAŞKAN DİRİK’E ÇEVRİLDİ
GENÇ’TE RAFTİNG HEYECANI
Bu yazı 23 Aralık 2018, Pazar 16:29:12 tarihinde eklendi. 1089 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

HANGİ İNSAN? HANGİ İNSAN HAKLARI? - Musa Işın

HANGİ İNSAN? HANGİ İNSAN HAKLARI?

Geçen hafta, tüm dünyada, insan hakları haftasıydı ve bu minavelde gerek dünyada gerekse ülkemizde cılız da olsa insan haklarının önem ve ehemmiyetine dair toplantılar yapıldı mı bilmiyorum. Fakat bu konu hakkında açıklamalar yapıldı.

 

Kanlı II. Dünya Savaşı’nda, 60 ile 65 milyon arası insanın ölümünden sonra Birleşmiş Milletler “insan” denen varlığı keşfetmiş ve onu koruma altına almak istemiştir. Bu meyanda 1948 yılında 30 maddeden ibaret bir “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmiştir. Ülkemizde ise 1949 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile kabul edilerek, Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Evrensel Beyannamede belirtilen insan ve insanın doğuştan ve sonradan sahip olduğu tüm değerler dokunulmaz kabul edilerek güvence altına alınmak istenilmiştir.

 

Hayatın bir kuralı olan “kim güçlüyse onun borusu öter” kaidesince Batının belirlediği insan hakları beyannamesi dünyada ölçüt olarak kabul görülmektedir. Oysa Hicrî 1430 ve Miladî 1386 yıl öncesinde Peygamberimiz, vefatından evvel, son Hac farzını ifa ederken irat ettiği “Veda

Hutbesi”nde tam tamına yedi sayfa ve bugünün İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinden kesinlikle geri olmayan aksine çok daha ileri ve teferruatlı bir insan hakları manifestosu karşımızda vardır.

(http://www.islamveihsan.com/veda-hutbesinin-tam-metni.html).

Bu yazımda, ikisini mukayese etmeye yerimiz müsait olmadığı gibi niyetimde mukayese etmek veya karşılaştırmak değildir.

 

Zaten, herkes bu iki metini internet ortamından bulup karşılaştırabilir. Mesele bu iki metni karşılaştırmak değildir aksine mukayeseden de varestedir. İslam’da var olan insan hakları sadece “Veda Hutbesi”nden elbette ki ibaret değildir. Aklın idrakinden aciz kalacağı kadar bir sanatşaheseri olan Kâinatı ve kâinatın bir özü, bir hülasası olan insanı yaratan sonsuz Kudret Sahibi olan Yüce Allah, elbette, bu kâinat sarayının ve içindekilerinin nizamını, yaşamını da bir kurallar manzumesine bağlamış olması da mutlaktır. İslam’ın Kur’an başta olmak üzere tüm öğretilerinin “öznesi” insandır. Allah kendisine muhatap olarak insanı seçmiştir ki insana verilen kıymet ve ehemmiyeti buradan anlayabiliriz. Onu eşref-i mahlukat (yaratılanların en şereflisi) mevkiine oturtmuştur. Daha ileriye gidelim, Hz. Adem’den Peygamberimize kadar bütün peygamberlere gelen Kitap, suhuf ve emirlerin öznesi insandan başkası değildir. Muhatap hep insan olmuştur.

 

Gelişi ve gidişi elinde olmayan bu yolcunun yol boyunca emniyet ve huzur içerisinde yolculuğunuen iyi şekilde tamamlaması için her türlü kanun vaz’ edilmiş ve gerekli tembihler yapılmıştır. Peki biz insanlar (Müslim- Gayrimüslim) bu emir ve tembihlere uyduk mu ya da uyuyor muyuz? Elbette ki hayır.

 

Hangi din bize birbirinizi öldürün dedi? Maalesef, insanoğlunun tarihi birbirini boğazlamakla geçti.

 

Hangi din bize ele geçirdiğiniz sizin olsun dedi? Maalesef, insanların aç gözlülüğü dünyayı savaş meydanına çevirdi.

 

Hangi din güçlü, zayıfı ezsin dedi? Maalesef, mazlumun ahı arşı alayı deldi.

 

Hangi din insanlara işkence edin dedi? Maalesef en ileri demokrasinin olduğunu, varsaydığımız ABD bile kendinden olmayana sistematik işkenceler yapmaktadır. (Örneğin Guantemala’dır). Hangi din bize gayrimeşru yollardan mal mülk edinin dedi? Maalesef, güçlünün zayıfı sömürdüğü bir dünyada yaşıyoruz.

 

Hangi din bize insanları köle olarak kullanmaya izin verdi? Maalesef bugünkü vahşi kapitalist sistemde insanların büyük bir kısmı fabrikalarda, atölyelerde ve AVM’lerde karın tokluğuna modern köle olarak kullanılmaktadır.

 

İnsanoğlu eşref-i mahlûkat olarak yaratıldı ancak o eşedd-i mahlûkat olmayı tercih etti. Şu hakkı teslim edelim ki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin hamisi olan Batı (Avrupa ve ABD) kendi vatandaşına karşı temel hak ve hürriyetler, özgürlükler konusunda son derece duyarlıdır. Batı kendi halkını ne kadar saygın ve değerli görüyorsa, diğerlerini de bir o kadar değersiz görür. Batılı devletlerin temel işlevi halkını mutlu etmektir. Burada sistemin ana eksenine insan oturtulmuştur. Bütün himmet ve gayretini kendi halkının refah içinde yaşamasını temin eden Batı, bu görevini tam manasıyla tahakkuk etmek için gerekirse direk ya da dolaylı olarak başka milletlerin zenginliklerini elinden almak için her türlü çirkefliği yapmaktan da geri kalmaz. Hâlihazırda bölgemizde (Orta Doğu)’da sergilenen vahşetin yegane sebebi de budur. Hadi diyelim, Batının hiçbir kutsala bağlılığı kalmamış ve materyalist bir toplum olmanın gereği olarak sadece “dünyası” vardır. Ancak bu dünyasında müreffeh yaşamak için meşru veya gayrimeşru olup olmadığına bakmaksızın başvurmayacağı yol ve yöntemi yoktur. Savaş gerekiyorsa savaş, işkence gerekiyorsa işkence, darbe gerekiyorsa darbe, suikast gerekiyorsa suikast ve terör gerekiyorsa terör yapmaktadır. Dedik ya adamın “öte taraf”ı yok ve her şeyi “burası”dır. Sadece bir kez dünyaya geleceğini ve bir daha gelme veya başka bir alemde yaşama şansını kendinde görmediği için “burayı” en iyi şekilde değerlendirmek için meşru veya gayrımeşruya, helal veya harama bakmamaktadır. Hani anlaşılır bir durum diyelim.

 

Peki ya biz Müslümanlar?

 

Bizim için madde değil, mana önemli değil miydi?

 

Dünya bizim için geçici bir konaklama yeri değil miydi?

 

Burası bir mezra, öte taraf ebedi anayurt değil miydi?

 

Biz burası için değil, öbür taraf için yaratılmamış mıydık?

 

Burası bizim için sadece bir imtihan yeri değil miydi?


 
Bu imtihanın neticesine göre, ebedi cehennem ve ebedi cennet, bizim için, yok muydu? Hakikatte bunların tümü inanan bir Müslüman için doğru şeylerdir.

 

Hal böyle iken materyalist dediğimiz Batı hiç olmazsa kendi halkına karşı saygılı, insanın bizzat kendisine ve onun bir parçası olan insan hak ve hürriyetlerine, özgürlüğüne bir teminatken biz Müslüman ülkeler neden tam bir fecaat arz etmekteyiz?

 

İman etmiş birisinin kabaca iki görevi vardır. Biri Allah’a karşı, diğeri ise insanlara karşıdır. Kulun Allah’a karşı olan sorumluluğu ya da ubudiyeti kimseyi ilgilendirmez. Allah ile kendisi arasındaki bir meseledir. Kul kusur işledikten sonra pişmanlık duyup özür beyan ederse af edilme ihtimali vardır.

 

Ancak insanın insana karşı olan sorumluluğu bambaşka bir boyuttadır. Mağdur hakkından feragat etmedikçe hiçbir şekilde afa kabîl değildir. Allah, “şehit olsanız bile kul hakkı (insan hakkı) ile karşıma gelmeyin, ben onu af etmem” diyor.

 

Peki bizim hal-i pür melalimiz nedir acaba? Ört ki öleyim kabîlindendir.

 

“Bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir ve kalacağı yer ebediyen cehennemdir” diyen bir dine inanmış biri, hangi imanla, masum bir insanı tuzağa düşürüp kuşbaşı gibi doğrar?

 

“Yalan söyleyene Allah lanet etsin” diyen bir dine inanmış biri, hangi imanla, Allah adına yemin ederek yalan konuşur?

 

“Bir lokma haram yiyenin kırk gün ibadeti kabul olmaz” diyen bir dine inanmış biri, hangi imanla, bismillâhirrahmânirrahim diyerek haram yer?

“İftiraya uğrayan kişi af etmedikçe, Allah iftira edeni cehennemden çıkarmaz” diyen bir dine inanmış biri, hangi imanla, Allah’ı şahit göstererek masum insanlara iftira atar, haysiyet ve şerefiyle oynar.

 

“Bir mü'minde, yalan ve hıyanet bulunmaz” diyen bir dine inanmış biri, hangi imanla, devletin içinde gizli örgütlenerek “küfür” nam ve hesabına devletinde kalkışmaya kalkarak yüzlerce masum insanı öldürür ve binlercesini yaralarsın?

 

Adaleti dininin dört temel unsurundan biri olarak vaz’ eden bir dine inanmış biri ya da birileri, elde ettikleri devlet aygıtını, hangi imanla, kendi halkına düşman muamelesi yaparak üzerinde bir giyotin gibi sallar, halkına her türlü zulmü reva görür.

 

“Kadınlar sizin emanetinizdir, onları koruyun” diyen bir dine inanmış biri, hangi imanla, kadınlara kötü muamelede bulunur, onları sokak ortasında kurşunlar?

 

Izdırabımızı binlerce örnek vererek meseleyi uzatmak mümkün ancak bu kadarı kâfidir.

 

Dini İslam olan ancak Müslümanca yaşamayan toplumların geleceği yer ancak bu kadar olur. Sonra da sıkıntıya girince “niye Allah bize yardım etmiyor” diye ağlaşmaya hakkımız yoktur.


 
Bu dine ve birbirimize yaptığımız bu kadar ihanetin ve kötülüğün karşılığında şükür edelim ki üzerimize taş yağmıyor.

 

Biz Müslümanlar “ehli küfür” için “hidayet” dileyeceğimize, önce kendimizin “iyi insan” ve “ iyi Müslüman” olması için Allah’a yalvarmalıyız.

 


Yazdır Paylaş
Adınız :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu :    
Yazmış olduğunuz yorumlar küfür hakaret vb. içerik içermemelidir. Yorumlar yönetici onayından sonra yayınlanmaktadır.
Yapılan Yorumlar
Mücahid - 2019-01-01 15:49:40
Yazılarınızın devamını bekliyorum. Kaleminize sağlık.
Diğer Musa Işın Yazıları
Genç İlçemiz Önemli Telefon Rehberi

     Web sitemizdeki bütün materyalleri Gencin Sesi linkiyle kaynak
göstermek şartıyla kullanabilirsiniz. halı saha yapan firmalar
Web sitemiz Bingöl reklam kod ve tasarımına sahiptir. © 2007-2016