Bingöl genç haberleri google
Bingöl genç haberleri google
DOLAR 18,5507 % 0.06
EURO 18,0337 % -0.11
GRAM ALTIN 988,20 % 0,07
ÇEYREK A. 1.615,71 % 0,07
BITCOIN 363.651 2.167
ÜYE PANELİ
SON DAKİKA
hava 12°
Google News

Post modern darbe: 28 Şubat 1997

Son Güncelleme :

19 Mart 2012 - 13:13

/ 59 views kez okundu.
Post modern darbe: 28 Şubat 1997
Yöntem ve uygulamaları farklı olsa da, anlayış itibariyle 28 Şubat 1997 Post modern darbesi; 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası ve 12 Eylül 1980 Askerî darbeleri gibi cuntacı bir müdahale olarak cumhuriyet tarihine kara bir leke olarak kaydedilmiştir.

 

Öncelikle bu vesileyle süreçle ilgili kişisel bir hatıramı aktarmak istiyorum. Milletvekili olmadan önce, henüz Adana’da kamu görevlisi iken, hükümetin kurulmasından bir müddet sonra dönemin Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz’ın daveti üzerine kendisini ziyaret ettiğimde, bu süreçte başbakan ve hükümet olmasını doğru bulmadığımı, ANAP’ın siyasi misyonu ile de bağdaşmadığını söyledim. Başbakan ise bana: “Ben Refah Yol’un alternatifi değilim, darbe alternatifiyim” demişti. (Bu ifadeler yıllar sonra kendi dilinden medyaya yansıdığı için benim açıklamamın artık bir mahzuru yoktur.) Ancak ben bu ifadesine karşılık ‘Sayın Başbakanım, yine de doğru yapmadığınızı düşünüyorum’ diyerek itirazımı sürdürmüştüm.

 

Refah Yol hükümeti ve özellikle dönemin başbakanı merhum Prof. Necmettin Erbakan hocanın bu süreçteki zafiyetini, Hoca’ya yakın çok kişi tarafından dinlemiş olsam da, o gün Mesut Yılmaz’a arz ettiğim kanaatim bugüne kadar da hiç değişmemiştir. Çünkü merhum Erbakan’ın pozisyon alma biçimi haklı olarak eleştirilse de, 28 Şubat müdahalesinin vebali Erbakan’ın değil, dönemin askeri komuta merkezi ve işbirlikçilerinindir. Hiçbir gerekçenin 28 Şubat ayıbının üstünü örtmek için yeterli bir dayanağa sahip olduğunu düşünmüyorum.

 

Darbeyi yapan askeri kadronun “mason” olduğu, başrol görüntüsü veren Orgeneral Çevik Bir’in ABD ve İsrail ile sıkı ve ciddi bağları bulunduğu gibi iddialar gerçek kabul edilse de, bu durum geleneksel darbe zihniyetini ve resmi ideolojiyi temize çıkarmaz. Ne yazık ki, bu müdahale ile irtica adı altında bir kez daha toplumun değerleri devlet-rejim için tehlike ve tehdit görülmüştür. İşin trajikomik tarafı ise, bazı İslami kesimler ve özellikle Milli görüş geleneği tarafından “cihad ordusunu” çağrıştıran bir düşünceyle “peygamber ocağı” olarak tanımlanan TSK’nin, kaderin garip bir cilvesi olsa gerek, şeriatçı/mürteci suçlamasıyla Milli Görüş liderini ve kadrolarını iktidardan uzaklaştırmasıydı.

 

Esasen cuntacı anlayış, sadece 28 Şubat darbecilerinin değil, İttihat ve Terakkiden başlayarak güç kazanan ve Cumhuriyeti kuran elit kadronun da zihniyetidir. 1924’ten itibaren “İrtica” ile dindarlar, “bölücülük” ile de Kürtler, iç tehdit unsuru olarak resmi ideolojinin temel paradigması haline gelmiştir. 28 Şubat 1997 yılında MGK Genel Sekreterliği tarafından aynı gerekçeler ile irticaya karşı bir önlem paketi hazırlanmış ve kurula sunulmuş, dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan da bu belgeyi imzalamaya ve uygulamaya zorlanmıştır.

 

Darbe öncesi ortam hazırlamak amacıyla, başta Yargı, Medya, YÖK ve üniversiteler gibi kurumlar üzerinden sanal bir irtica korkusu yaratılarak darbe psikolojisi topluma hâkim kılınmaya çalışılmıştır. Böylece hükümet de baskı altına alınmış ve cesareti kırılmıştır.

 

28 Şubat tahribatını anlatmaya sayfalar yetmediği için çok basit örneklerle yetinmek istiyorum. Ülkenin başbakanı tarafından Tarikat liderlerinin Başbakanlık konutuna iftar yemeğine daveti devrim yasalarına aykırı sayılmıştır. İslami kesimlerle bağlantılı Kur’an Kursları, özel yurt, vakıf ve okullara mali kaynak sağladığı gerekçeleriyle sivil vatandaşların kestiği Kurban derilerine dahi müdahale edecek kadar küçülen bir devlet yönetimi gerçekleşmiştir. Sadece dinin bir gereği olarak başını örten binlerce kız öğrenci okullardan uzaklaştırılmış, kendi anne-bacı-eşlerinin de başörtülü olan polis tarafından coplanmış, itilerek, yerden sürülerek polis araçlarına konulmuş, eğitim hakları hiçbir yasal dayanak olmaksızın ellerinden devlet gücüyle alınmıştır.

 

Gerçeği yansıtmasa da resmi bir tanım olarak % 98’i Müslüman halkın oluşturduğu bir ülkede, kamu görevlileri namaz kıldıkları için sakıncalı görülmüş, kılık-kıyafetinden dolayı mürteci ilan edilmiş, eşi başörtülü olduğu gerekçesiyle binlerce insan fişlenmiş ve takibe alınmıştır. Sadece bu ve benzer nedenlerden dolayı on binlerce insanın mağdur olduğunu hatırlatmam yeterlidir sanırım.

 

28 Şubat müdahalesi; ister “post modern darbe”, ister “demokrasiye balans ayarı” densin, millet iradesine ve demokratik siyasete karşı girişilmiş bir cunta hareketidir. Müdahaleye maruz bırakılan Refah-Yol hükümeti de Sincan’da yürütülen tankların paletleri altına ‘kurbanlık koyun misali’ boynunu uzatan ve başına geleceklere teslim olan bir tablo çizmiştir. Bu nedenle de iktidar veya muhalefetten 28 Şubat döneminin bir ‘demokrasi kahramanı’ da çıkmamıştır. Meydanlarda demokrasi havarisi kesilip Aslan gibi kükreyenlerin Tilki’ye dönüştükleri, “mücahit” sloganlarıyla göğüs kabartıp mehter marşıyla coşanların da süt dökmüş kediye döndükleri hafızalarımızda yerini korumaktadır. Darbelerden zarar görmesine rağmen dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de ne yazık ki millet iradesinden yana tavır koyamadığını belirtmeliyim.

 

Sonuç olarak 28 Şubat; daha çok İslamcıları, dini kesimleri ve milli görüş siyasetini savurduğu ve mağdur ettiği doğrudur, ancak aynı gelenekten gelen bir kısmına da iktidar yolunu açtığı dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Dolayısıyla bir kısmı için ceza olarak değerlendirilse de, diğer kısmı için ödül olarak değerlendirilmesi mümkündür. 28 Şubat 1997 süreci yaşanmasaydı, bugün AK Parti iktidarı olur muydu? diye de düşünmek gerekir.

 

 

 

Abdulbaki Erdoğmuş