Bingöl genç haberleri google
Bingöl genç haberleri google
DOLAR 18,5039 % -0.02
EURO 18,1433 % -0.12
GRAM ALTIN 988,22 % 0,03
ÇEYREK A. 1.615,74 % 0,03
BITCOIN 361.034 -0.109
ÜYE PANELİ
SON DAKİKA
hava
Google News

Alevileri “ötekileştiren” Kim?

Alevilik meselesi de diğer temel sorunlar gibi tarihseldir. Esas itibariyle ayrışmanın kaynağı Emevilerin zulmüdür. Yaşadığımız coğrafya’da ise özellikle Osmanlı’nın asırlarca sistematik bir biçimde dini argümanlar kullanarak Aleviler hakkında olumsuz imaj oluşturduğu bilinmektedir.

Son Güncelleme :

30 Temmuz 2012 - 16:47

/ 119 views kez okundu.
Alevileri “ötekileştiren” Kim?
16 ve 17. yüzyılda Osmanlı-Safevi çatışmasında Alevi toplulukları büyük acılar ve travmalar yaşadılar. Yavuz Sultan Selim ve Kuyucu Murat paşa gibi bazı yöneticiler tarafından on binlerce Alevi’nin öldürüldüğü de tarihi bir gerçektir. Buna rağmen, Osmanlı döneminin çoğulcu yapısı içinde özerk bölge statüleri devam etmiş, farklı bir inanç akımı olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Ayrıca Osmanlı’nın daha çok siyasal nedenlerle Alevilere karşı başvurduğu şiddet ve tecrit politikaları, meselenin çözümü bir yana, onu kronik bir hale getirmiştir. Sorun bu boyutuyla da Cumhuriyet dönemine intikal etmiştir.
 
Anadolu Türk Alevileri, cumhuriyet rejiminde Osmanlı’ya göre daha güvende olacaklarına inandıkları için Cumhuriyet devletine destek vermişlerdir. Ancak uygulamaya konan ulus-devlet ve modernleşme projesi sonucu, Kürt Alevileri gibi, Türk Alevileri de Osmanlı döneminde sahip oldukları statülerini kaybetmekle kalmadılar, diğer etnik ve dini gruplar gibi inanç ve kimlikleri gayri meşru sayılarak farklı tanımlanmaları dahi ortadan kaldırılmıştır.
 
Esas itibariyle ‘Ocak’,’dergâh’, ‘seyitlik’ ve yakın tarihte de ‘Cem evleri’ Alevilikle özdeşleşmiş değerlerdir. Bu müesseseleri yasaklamak, Alevileri inkâr etmek için yeterli nedendir, diye düşünüyorum. 1925 yılında çıkarılan kanun ile Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, Sünni-sivil dini örgütlenmeleri yasakladığı gibi Alevi tekkelerini de yasaklamıştır. Böylece ibadet yerleri olarak sadece camilere-mescitlere resmiyet kazandırılmıştır. Bu anlayış, Sünnilerin ya da Sünni İslam İnancının gereği olarak değil, Cumhuriyet devletinin tek kimlikli ulusçu anlayışının sonucudur. Mezhep farkı gözetilmeksizin Cami/mescitlerin Müslümanların ‘ortak mabedi’ olduğu doğrudur, ancak ibadet yeri yalnız camilerden ibaret değildir. İslam tarihi boyunca Sünni tanım içinde yer alan grupların bir kısmı, Tekke ve dergâhları yaygın biçimde ibadet yeri olarak kullanmışlardır. Bu bağlamda Alevilerin ibadet yerleri de Ocak ve dergâhlar olmuştur. Bugün yaşanan tartışmaların dayanağı tarihi gerçeklik değil, Cumhuriyet devletinin kendisidir. Bu uygulamalarıyla Aleviliği; “gayri meşru bir inanç” olarak İslam dini çerçevesinin dışına iten de siyasal sistemin kendisi olmuştur.
 
Yine Büyük rehber Hacı Bektaş Veli’nin medfun olduğu mekân, günümüzde ne yazık ki “Hacıbektaş Müzesi” olarak kullanılmaktadır. Hâlbuki bu mekân, Alevi-Bektaşilerin dergâhıdır ve onlar için bir serçeşmedir. Ülke içinden ve dışarıdan her yıl on binlerce insan bu dergâhı ziyaret etmek için gelmektedir. “Müze” yapıldığı için ziyaretçiler ancak para ödeyerek dergâhı ziyaret edebilmektedir. Bu bir garabet ve ayıp örneği olduğu kadar açık bir ayırımcılıktır ve sorumlusu laikçi uygulamaları esas alan devletten başkası değildir. Ne devletin ne de Sünni çoğunluğun milyonlarca Alevinin serçeşme olarak kabul ettiği Hacı Bektaş dergâhı ve ibadet yeri olarak tanımladığı ve öyle inandığı Cem evlerini yok sayması kabul edilemez bir durumdur.
 
Siyasal sistem, ‘öteki’ olarak ayrıştırdığı Alevileri, ihtiyaç duyduğu dönemlerde Sünni çoğunluğa karşı “laikliğin güvencesi” olarak kullanmaya kalkıştığı da bilinmektedir. Bunda laikçi solun payı inkâr edilemez. Bu çabalar sonucudur ki, az sayıda Kürt Aleviler dışında Alevilerin büyük çoğunluğu ulusçu laiklerle birlikte Kemalizm’in toplumsal tabanını oluşturmaktadır. Esas itibariyle Alevilik ile Kemalizm ya da Hz. Ali ve Mustafa Kemal Atatürk özdeşleşmesinin inanç ve tarihsel bir gerçekliği yoktur. Tamamen koruma dürtüsü ve rejim ile barışık yaşama arzusunun bir sonucudur.
 
Öte yandan devlet gerektiğinde Aleviliği, Sünni siyasi İslam’ın talepleri karşısında bir denge unsuru olarak kullanmaktan geri durmamaktadır. Özellikle 28 Şubat süreciyle Alevi-İslam, Sünni-İslam’a bir alternatif olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Hatta 28 Şubat’ı hazırlayan bürokratik kadronun Alevi ağırlıklı olduğu söylenir. Bazı Alevi kuruluşların, projenin arka planına bakmadan veya bilerek bu sürece destek vermesi, Alevi-Sünni yakınlaşması yerine, gerginliği artırıcı bir etki yaptığını söyleyebiliriz. Siyasal İslam’a karşı bir denge olarak Aleviliğin kullanılmak istenmesi, hem devlet hem toplum açısından yanlış bir siyasi girişim olmuştur.
 
Açıkça ifade etmek isterim ki, Alevilik Sünniliğin karşıtı değildir. Alevilik hakkında toplumun farklı kesimlerinde yaygın olarak bilinen ve yerleşen inançlar, ya dinsel bir iftira veya dinsel inancın yarattığı bir mitoloji niteliğindedir. Aynı durum, Alevi toplumun Sünni çoğunluk hakkında sahip olduğu algı için de geçerlidir. Devletin ise farklı amaçlarla bu kesimler arasında siyasal yöntemlere başvurması, bugün itibariyle daha çok Alevi toplulukların aleyhine işlemektedir. Toplumsal barışımızın gereği olarak, devletin müdahale ve yönlendirmeden uzak durması; siyasal iktidarın da bir ‘hak’ olarak Alevi toplulukların kendi inanç ve kimliklerini geliştirmelerinin önündeki her türlü kültürel, siyasi ve hukuki engeli zaman geçirmeden ortadan kaldırması gerekir.
 
ab_erdogmus@hotmail.com
 

 

casino siteleri